Pazartesi, Nisan 21, 2014
Anasayfa » Manşet » Bursa’da Eski Düğünler – Raif Kaplanoğlu

Bursa’da Eski Düğünler – Raif Kaplanoğlu

Giriş

Dünyamız hızla değişiyor ve küçülüyor. Çocukluğumda hatırlarım, köylerden gelen okul arkadaşlarımı şivelerinden hangi köyden olduğunu anlardık. Çünkü neredeyse hemen her köyün kültürü farklılıklar gösterir, konuşmaları bile farklı olurdu. Önce radyo, sonra da televizyon sayesinde artık tek kültürlü bir yaşama girdik. Herkes artık aynı şive ile konuşuyor, aynı deyimleri ve deyişleri söylüyor. Ancak önemlisi de o renkli eski düğünler artık yok oldu… Yüzlerce yıl süren bu eski düğünlerin son dönemlerine biz de yetişebildik.

Geçmişi hatırlarken, hatırlatırken olumsuz bir şeylerden sözediliyor gibi gelir insana. Oysa o yoksulluk günlerinde bile Bursalılar, günümüzden çok daha neşeli ve içten bir eğlence yaşamı sürdürürdü. Çoğu zaman düğünü bile beklemeden her ortamda eğlence yaratırlardı. Ama düğün eğlenceleri bir başkaydı. Ailedeki bir üyenin düğününde oynamak için aylar değil, yıllarca hazırlık yapılırdı…

Medeni Kanunu’nun uygulandığı yıl yayınlanan Bursa Coğrafisi adlı kitaba göre Orhaneli kazasında iki üç eşli olanlar çoktu. Mudanya kazasında ise ancak yeni gelen Kavala göçmenlerinde çok eşlilik görülmekteydi. Mustafakemalpaşa kazasında pek ender olarak rastlanmaktaydı. Karacabey kazasında ise çok eşlilik neredeyse hiç yoktu. Hâli vakti yerinde olanlardan ikişer kadınla evlenmişse de bunların sayısı günden güne azalmakta olduğu yazılmıştı. Aynı kitaba göre evlenme oranı yüzde 1 iken, boşanma oranı binde bir idi. Yine aynı kaynağa göre Bursa’da evlilik çağı erkek için 18-20, kızlar için ise 13-16 yaşlarıydı. Bursalı delikanlılar, genellikle askere gitmeden önce evlenirdi. İznikli Kadri Eryılmaz’a göre kızlara, evlenme çağına geldiği zaman ayran yaptırılırdı. Güzel ayran yapabiliyorsa, artık evlenebilecek yaşa geldiği anlaşılırdı.

Kız görme

Bursa ve çevresinde yapılan evliliklerde genellikle eşler görücü yöntemi ile seçilirdi. Köylerde konuştuğumuz kadınlarının çoğu, eşleri olan kişileri hiç görmemişlerdi. Bizim kuşağımız biraz daha şanslıydı. Çocukluk yıllarımızda, özellikle de göçmen köylerinde neredeyse tüm gençler kendi eşlerini seçebilirdi. Bazen de büyük aşklar yaşarlardı. Hatırladığım kadarıyla yetişkin bir genç kız veya erkeğin mutlaka bir sevgilisi vardı. Aşıkların çoğu sevgilileriyle neredeyse hiç konuşmamış, sadece uzaktan bakışlarla anlaşıyorlardı. Eski aşıklar, sözler yerine gözlerle konuşuyordu… Çoğu kez de, aracı “kodoşlar” eliyle çılgınca yazılmış mektuplar gelip-giderdi. Kalplerin üzerinde ise sevgilinin resimleri taşınırdı.

Düğün mü matem mi-Serme köyünde havaya ateş atılırken biri vurulmuş (19 Şubat 1914)

Düğün mü matem mi-Serme köyünde havaya ateş atılırken biri vurulmuş (19 Şubat 1914)

Bizden önceki kuşaklarda, bir erkeğin beğendiği ve göz koyduğu bir kız varsa, ailesi de uygun görüyorsa, kızı alabilmek için her türlü imkanı seferber edilirdi. Özellikle düğün, “hacı tehniyesi” gibi etkinliklerde evlenme yaşına gelmiş kızlar, oğlan annelerine kendilerini beğendirmeye çalışırdı. Başta anne olmak üzere aile üyelerinin beğendiği kızı, bir de hamamda görmek adettendi. Böylece vücudunda bir kusuru olup olmadığı görülürdü. Aile üyeleri kızı görüp beğendikten sonra da konu çocuğa açıp onun da oluru alınırdı. Çocuğun oluru için, kızı bir şekilde, uzaktan da olsa görme olanağı sağlanırdı. Bazen de gelin ile damat ancak evlendikleri günü, yani gerdek gecesi birbirlerini görürlerdi.

Elbette asırlar öncesinde bile aşklar yaşandığı, kızın istemediği bir erkekle evlendirilmek istendiğinde de, yoğun olarak Bursa’da “kız kaçırma” olaylarının yaşandığı birçok kaynakta yazılmakta. Bu nedenle aileler arasında bazı olayların da yaşadığı bilinmekte.

Kız isteme

Evlilikler hep kız istemeyle başlanırdı. Kızlar damat tarafın değil, genellikle damadın ailesi tarafından seçilirdi. Akraba ve dostların tavsiyeleri ile aile üyeleri gelini görüp beğenmeleriyle başlardı herşey. Kızın oğlan annesine gösterildiği en uygun yer de hamamlardı. Tavsiye edilen kız genellikle önce hamamda beğenilirdi. Böylece hamamda kızın vücudunda herhangi bir arıza olup olmadığı görülürdü. Genellikle kız ve erkek ailelerini önerip, evlenmesine vesile olan kişiler olurdu. Bunlara “dünürcübaşı” denirdi. İşte hamamda da kız ve erkek tarafını, sanki birbirinden haberi yokmuş gibi aynı gün gelmesini sağlayan da bu kişilerdi.

1960’lı yıllardan sonra kızların erkeklere bir şekilde gösterilmesi de adet olmuştu. Erkek kızı beğenirse önce kız tarafına haber gönderilip “ağız aranırdı”. Eğer biraz olsun umut varsa görücüler gelirdi. Önceden kız istemek oldukça güç bir işin başlangıcı idi. Erkek tarafı bazen defalarca kız tarafına gitmek zorunda kalırdı. Kız tarafı verici olsa da bu gelenektendi. Çünkü “kız evi naz evidir.” Kızın hemen verilmesi iyi görülmez, kızın bir kusuru olduğuna yorumlanırdı…

Beğenilen kızın evine sözleşilen tarihte gidilirdi. Giderken tatlı, çikolata ve kıza hediye olarak çamaşır götürülürdü. Bu ziyaret esnasında, kızın tüm aile büyükleri ve akrabaları da hazır bulunurdu. Eskiden ziyarete damat adayı katılmazdı. Şimdilerde bu ziyaretlere damat adayı da katılmakta. Kız istemeye ilk önce kaynana, hala, teyze ve nineler giderdi. Eğer kızı verirlerse bir dahaki gidişte kaynata, dede, amca, abi ve enişteler giderdi. Herşey kesinleşince kaynatayla kız babası avlu parası için pazarlığa girişirlerdi. Avlu (başlık) için bir miktarda anlaşılırdı.

Evlenmek için önceleri erkek ve kızın görüşü dikkate alınmazdı. Ya bir akrabanın bilinen bir kızı, erkeğin ana-babası tarafından istenir veya özellikle şehirlerde görücü usulü uygulanırdı. Bursa yerlilerinde kız istemek için erkek tarafından bir heyet kızın evine gidip önceden haberdar oldukları hâlde hiçbir şey bilmiyorlarmış gibi ziyaretçileri alelade bir tavırla karşılardı. Misafirler oturduktan sonra meseleyle hiçbir şekilde ilgisi olmayan konular açılırdı. Havadan-sudan bahsedilir, kahveler ve sigaralar içilirdi. Vakit ilerledikten sonra erkek tarafından gelen heyetinin en yaşlısı, kız babası önüne birdenbire gelip diz çöker, bu sırada kız babası da meseleyi anlayarak diz çökerdi. Herkes elindekini bırakılıp diz üstü oturup ellerini dizlerinin üstüne koyardı. Sonra da “Allah’ın emriyle” diye başlayan bilinen basit bir nutuk ile kız istenirdi. Kız babası bu isteğe karşı belirsiz bir cevap verip: “Kısmet ise olur!” derdi. İstek tekrarlanırsa da asla ilk kız isteme ziyaretinde olumlu yanıt verilmezdi. Bu süre içinde kız evi; oğlanın ahlakı, işi gücü hakkında tanıdıklardan istihbarat yapardı. Usulen de akrabalardan olur alınırdı. Akrabalar da genellikle; “hayırlı olur inşallah” derdi. Akrabalardan olur almamak hoş karşılanmazdı. Uygun görüldüğü takdirde yeni bir ziyaret için oğlan evine tarih verilirdi.

Kız tarafı artık kızlarını vermeye niyetli olduğu anlaşılınca ise “söz kesimi” yapılırdı. Söz kesimi için iki taraf için yoğun bir pazarlık başlardı. Kız babası büyük isteklerde bulunurdu. Erkek tarafı ise bir kuruştan kapı açar, uzun bir pazarlıktan sonra her iki ailenin durumu göz önüne alınarak alınacak eşya belirlenirdi. Özellikle ailelerin en dikkat ettikleri konu, kız ve oğlan ailesinin aynı sosyal sınıftan kişiler olmalarıydı. Türkler bu konu ile ilgili “Davul dengi dengine vurur” derler. Zaten bu pazarlık aşamasında, denk olmayan aileler, kız tarafının taleplerini karşılayamazdı. İki taraf anlaştığında ise söz kesilmiş olurdu. Kız evi, hediye olarak özel hazırlanmış bir sepet içine yerleştirilen kızın hazırladığı “söz mendili” verilirdi. Bu, kızı veriyoruz demekti. Düğün öncesi bu mendilin önemi büyüktü. Adeta bir akit belgesi niteliği taşımaktaydı. Oğlan tarafı da, kız evine yemeni veya krep gönderirdi. Söz kesimi ardından şerbetler içilip ziyaretçiler ayrılırdı.

Söz kesildikten sonra aileler aralarında anlaşarak nişan gününü belirlerdi. Önce oğlan evi, kız evine nişan götürürdü. Bu nişan hediyelerinde, oğlan evinin ekonomik durumuna göre kıza çeşitli kumaş, giysiler ile annesi, babası, dedesi, ninesi ve kardeşleri başta olmak üzere, birinci derecedeki akrabalara ayrı hediyeler götürülürdü. Eskiden bu nişan götürme merasiminde damat adayları olmaz, onlara yüzükleri götürülürdü.

1970’li yıllara kadar “başlık parası” denilen erkek evinden bir para alınırdı. Bu başlık parası daha sonra kalksa da, geline takılacak takı konusu, yakın zamanlara kadar aileler arasında tartışmalara neden olmaktaydı. Bazen de bu tartışmalar büyüyüp evlilikler başlamadan sona ererdi. Önceleri nişanda kıza bir beşibirlik ile bilezik takmak adettendi. Özellikle zengin aileler, kızlarına çok yüksek miktarda takı isterdi. Bu nedenle zengin ailelerinin kızlarını sadece, bu takıları alabilecek kişiler isteyebilirdi. Böylece doğal olarak, fakir ailelerin zengin bir kızı isteme yolu tıkanırdı.

Karacabey’de  ise bir akşam kız ve oğlanın erkek akrabaları kız evinde toplanıp, bir liste üzerinde açıktan pazarlığa otururdu. Liste üzerinde anlaşma sağlandıktan sonra, kız evinden bir kişi, delikanlının babasına, içinde  iki mendil ve bir çift çorap bulunan şaseyi verirdi. Bu şase, kalp biçiminde bir çeyiz parçasıydı. Kayınpeder adayı da şaseyi verene armağan verirdi. Böylece söz kesilmiş olurdu. Bu “sözkesti” olayından sonra kız tarafı, oğlan evine baklava tatlısı gönderirdi. Oğlan evi de aynı siniye helva yaptırarak geri gönderirdi. Böylece bu tatlı gönderme hareketleriyle, bu mutlu başlangıcı kutlamış olurdu.

Esvap/Esbap düzme ve nişan törenleri

Önceleri nişan töreni basit biçimde yapılmaktaydı. Her iki taraf birbirine hediye gönderip yüzükler takılırdı. Bu sırada kız, müstakbel eşinden özenle saklanırdı. Kız isteme sonucu taraflar anlaşınca, oğlan tarafı “filan gün nişan getireceğiz” diye haber gönderirdi. Önceleri düğünden bir hafta önce nişan yapılırdı. Oğlan tarafı, bir nişan bohçası düzerdi. Nişan bohçasında kıza, tuvalet takımı, rastık, kına, çorap, beyaz renkte terlik, yünlü veya ipekli elbiselik, yüzük, küpe, beşibirlik gönderilirdi. Nişan için geline altın takılırdı. Genellikle de geline; iki beşi birlik ile üç tane sarı lira takılırdı. Buna “takı” denirdi. Kızın anasına çorap, yemeni, mendil, kardeşlerine de uygun hediyeler alınırdı. Bu bohça, evlenenlerin zenginliğine veya fakirliğine göre değişirdi.

Esvap, giysi demekteydi. Genellikle düğüne bir hafta varken, kız ve erkek tarafı, akraba ve yakınlarıyla “esvaba/esbaba” giderdi. Her iki taraf, üstüne düşenleri almaya gayret ederdi. Esbapta çeyizlik  eşyalar düzülürdü. Esvapta da, erkek ve kız tarafı zaman zaman tartışmakta olup esvaptan sonra ayrılmalar olmaktaydı.

Nişan önceleri, yalnız pazartesi veya perşembe günü öğleden sonra götürülürdü. Nişan sepetine şeker, kurabiye çörek gibi şeyler de konurdu ki, ertesi gün bunlardan birer parça tanıdıklara gönderilirdi. Bu hediyeler bir tepsi veya sepet içine konup kırmızı gaz bezi ile boğulurdu. Nişanı bir erkek veya kadın, başı üstünde götürüp, evlenmemiş bir kızın başı üstünde açılırdı. Kızın kısmeti açılsın diye, “Haydi hayırlısı olsun, senin de kısmetin böyle açılsın” derlerdi. Kız tarafı da erkek tarafına, uygun hediyeler gönderirdi. Nişandan vazgeçildiğinde ise, vazgeçen taraf hediyeleri geri gönderirdi. Hediye getirenlere ise kahve, şerbet ikram edilirdi.

Önceleri nişan töreni, sadece hediyelerin götürülmesi ve kız evinden basit bir eğlenceden ibaretti. Nişan günü her iki tarafın akrabası ile komşular da davet edilirdi. Nişanlar genellikle kız evinde yapılırdı. Gelin kız, gelen konukları karşılamak için içeri girerken; “Gelin geliyor” diye haber verilirdi. Kayınvalide, önceleri gelinin başından para serperdi. Gelin kız, gelen konukların ellerini tek tek öperdi. Gelen konuklar geline, altın veya para takardı. Nişan için alınan eşyalar ise uygun bir yere konulup bir kaç gün gelenlere gösterilirdi. Kız evinde yapılan tören, oğlan evinde de tekrar edilirdi. Sonraları nişan törenleri ayrı salonlarda ve daha eğlenceli bir biçimlerde yapılmaya başlandı.

Nişanlılık döneminde bayram veya Hıdrellez olduğu zaman erkek tarafı kıza giysi, çerez  gibi hediyeler götürürdü. Kurban bayramında, mutlaka kınalı bir koç armağan edilir, boynuzuna da altın bilezikler takılırdı. Karacabey’de, bayramlarda kız tarafı baklava yapar, arife günü oğlan evine gönderir, erkek tarafı da aynı siniyle helva getirirdi. Bayramlarda damat, önce kız evine gidip onlarla bayramlaşır, sonra da kız, oğlan evine gidip onların bayramını kutlardı.

UnknownDüğüne davet

1927 yılında yayınlanan “Bursa Coğrafisi” adlı kitaba göre; gerek Bursa’da, gerek Karacabey’de davet için “kırmızı dipli mum” dağıtıldığı anlaşılmakta. Dağ yöresinin bazı bölgelerinde de konuklar “kırmızı dipli mum” dağıtılarak düğüne davet edilirdi. Fakat bu tarzda davet, genellikle özel davetlerde yapılırdı. Bu mumlar, içyağından yapılıp alt tarafları kırmızı boya ile boyanmıştı. Mumu alan aile kendisinin düğüne davetli olduğunu anlardı.

Genellikle düğüne çağrı, “okuyucu gezdirme” yöntemiyle yapılırdı. “Telek” adı verilen yaşlı ve deneyimli bir kadın, profesyonel olarak düğün organizasyonunu yaparken, kapı kapı gezip düğüne davet yapardı. Okuyuculuk için verilen her hediye, bir davetiye niteliğindeydi. Genellikle mendille çağrı yapılırdı. Akrabalara da havlu gönderirdi. Kızın sağdıçlarına ise terlik ve kurdele alınırdı. Düğüne okunmak, “çağrılmak” anlamına gelmekteydi. Okuyucu kadın bunları genellikle Pazartesi günleri dağıtırdı. Kız ailesi, aldığı hediyeleri bu iş için genelde görevlendirilen “Okuyucu Kadın”a teslim ederdi. Karacabey kazasında düğüne davet için, Bursa’da olduğu gibi bir okuyucu çıkarılırdı. Bu okuyucu kadının eline bir zenbil verilip düğün sahibinin gücüne göre mevlit şekeri külahları gibi kâğıt külahlar içine 4-5 tane leblebi, üzüm konularak davet edilecek kişinin evine giderdi. Külahlardan biri verilerek düğüne davet edilirdi. Oğlan evi de “okuyucu” aracılığıyla akraba ve komşularını düğüne davet ederdi. Ayrıca damadın babası adına da davetiye bastırılırdı. Davetiyeler, sağdıçlar tarafından düğüne çağrılacak olanlara dağıtılırdı. Damat da, sağdıçlarına birer gömlek alırdı. Bütün sağdıçların gömlekleri aynı renk ve aynı desen, bir örnek olurdu. Düğünlerde sağdıçlar gömleklerinden tanınırdı. Dağ yöresinde konuklar mum veya şekerle düğüne davet edilirdi ki buna “ünlenen” denirdi.

Köylerde ise oğlan evinin köy içindeki okuntusu, yine okuyucu kadın aracılığı ile Çarşamba günleri dağıtılırdı. Okuntuyu alanlar, okuyucu kadına un, para ve çeşitli küçük hediyeler verirdi. Okuyucu kadınlar, köylerdeki yoksul kişilerden seçilmekteydi.

Çeyiz (Cihaz) asma

Kızlar daha çocukken, dantel ve oyalarla “çeyiz düzmeye” başlardı. Neredeyse evlilik gününe kadar, evi için kendi zevk ve estetiğine uygun el işi işler hazırlardı. Bu işler; evlilik sonrasında, kendi evinde kullanacağı eşyalar olduğu için, kızlar büyük bir hevesle hiç durmadan çalışırdı. Bu nedenle çeyiz, bir gelin için, bir ömrün elemeği, göznuru olarak çok önem taşırdı. Düğün yakınlaştığında, tüm aile üyeleri, akraba ve gelinin arkadaşları çeyize yardımcı olurdu. Çeyiz, bir anlamda gelinin sanat sergisiydi. Tıpkı bir ressamın, ömür boyu özenle yapığı resimleri bir sergi salonunda sergilemesi gibi… Çeyiz, düğünden bir hafta önce sergilenirdi. Tüm mahalleli veya köylüler, bu sergiyi, bir ressamın sergisi gibi özenle ve eleştirel bir gözle gezerdi. Çeyizin çokluğu veya burada sergilenen ürünlerin güzelliği, izleyenlerce eleştirilere konu olurdu. Bazı çeyizler yıllarca anlatılırdı; “Ayşe’nin çeyizi bir başkaydı doğrusu” deyip, çeyizler arasında karşılaştırmalar yapılırdı. Gelin de, sırf çeyiz asımında olumlu eleştiri almak üzere, kullanacağının çok üzerinde bir çeyiz toplama ve yapma gayreti içinde olurdu.

Düğünler Pazartesi günü “çeyiz asılması” ile başlardı. Düğünden üç gün önce, bir pazartesi günü kız evinden oğlan evine sandıklar içinde çeyiz gönderilirdi. Çeyizi götürenlere bahşiş verilirdi. Oğlan evinde, kızın evinden gelen eşyalar, bir veya birkaç odada duvarlara asılırdı. Sandıklar üzerine oğlanın ve kızın yatakları ayrı ayrı istif edilirdi. Bir de oturma odası döşenip kapısı çekilirdi. Bu oda ancak Perşembe günü, “koltuktan” sonra gelin ve damat tarafından açılırdı. Bu oda, ancak o gün ziyaret edilirdi. Çeyiz 15 gün duvarlarda asılı kalırdı.

Çeyizi teşhir için odanın bir duvarına “yük” adıyla geçici bir yer yapılırdı. İnsan boyundan yüksek ve geniş bir dolap gibi yapılan yükün dışına çarşaf gerilip teşhir edilecek eşya çarşafın üzerine iğnelenirdi. Bazen de yükün üstüne sıralanırdı. Sonra da kırmızı bir kurdele ile sarılırdı. Önceleri kızlar, çeyiz olarak genellikle şu işleri yapardı: Özel günlerde ve gündelik kullanılmak üzere iki hamam takımı, her biri onardan oluşan iki takım “sıra havlusu” denilen yemek havluları, yüz havluları, boncuklu, pullu hamam tülbendi, bir sıra krep, bir sıra oyalı yemeni ve çeşitli oyalarla süslenmiş işlemeli baş örtüleri yapılırdı. Yine ipekten yapılmış saat, tütün ve para keseleri, damadın yerli bezden oyalı gömlekleri, donları, çevreler, ipekli mendiller, gelinin iç çamaşırları, yatak çarşafı, işlemeli yastık örtü ve yüzleri, işlemeli sofra bezi yapılırdı. Bu çeyizde; gelinin 15 gün içinde, her gün bir tanesini giyeceği 15 kat elbisesi de duvarlara asılırdı. Çünkü çeyiz 15 gün asılı durup, gelin de bu 15 gün ayrı giysiler giyerdi. Gelin; tel, taç ve mücevherat de takardı. Nitekim geline bakmak İstanbul’da yalnız paça günü iken, Bursa’da 15 gün sürerdi. Komşular ve seyirciler bu 15 gün zarfında gelir, oturur, kahve içer geline bakarlardı. Gelinin başındaki teli ancak 15 gün sonra Kaplıca’da yapılacak resmi gelin hamamında çözülürdü. Düğün fiilen ancak Kaplıca’da yapılacak “gelin hamamı” ile son bulurdu. Hatta gelin, o gün hamamda yine telli-taçlı, giyimli-kuşamlı olarak akşama kadar oturup kendisini seyrettirirdi.

Nikah

Önceleri nikahlar kız evinde yapılırdı. Akraba ve yakın erkek tanıdıklar nikaha davet edilirdi. Gelin kız, kadınlar tarafından nikah odasının kapı önüne getirilirken, kızın üzerindeki elbisende hiç bir bağlı ve ilikli yeri bulunmazdı. Nitekim nikâh sırasında, vekil tarafından “seni vekil ettim” dediği sırada, uçkurunu yahut mendilini düğümlemek âdetti. Eğer o sırada bir düşmanı böyle bir şeyi yaparsa, sonsuza kadar o erkek, eşi ile birlikte olamayacağına inanılırdı. Kızın sağ koltuğunda Mushaf, sol koltuğunda da biraz ekmek olurdu. Erkekler ve imam bir odada nikah için toplanmışken, odadaki erkeklerden biri, kapı dışındaki geline, kapı aralığından “Vekilin olayım mı, nikahını kıyayım mı?” diye üç kez sorardı. Üçüncüde gelin, “olunuz” derse artık bundan sonra sorumluluk kızın vekili olan erkeğe aitti. Sonra oda içerisindeki mahalle imamı, damadın vekiliyle gelinin vekili tarafından nikah kıyılırdı. Damadın vekiliyle kızın vekiline; “Bu kızı aldın, kabul ettin mi? Bu oğlana vardın mı?” diye sorup, olumlu yanıt aldıktan sonra bir nikah duası okurdu. Duadan sonra şerbetler içilip davetlilere dağılırdı. Ertesi günden başlayarak kız ve erkek evine, akraba ve tanıdıklar tebrike giderdi. Önce oğlan evi kız evine, sonra kız evi oğlan evine tebrike giderdi.

Gelin hamamı

Düğünler her zaman “gelin hamamı” ile başlardı. Yine hamamda yapılan bir törenden sonra düğün sona ererdi. Gelin hamamı, ya kaplıcalarda, ya da Demirtaş Hamamı’nda yapılırdı. Gelinin akrabaları, düğünden bir gün önceden toplanıp lokumlar pişirir, meyve, sebze ve çerezler hazırlardı. Gelinin uzakta oturan akrabaları ve tanıdıkları da çağırılıp misafir edilirdi. O günün sabahı erken kalkılıp, tüm konu-komşu hamama çağrılırdı. Damat ve kaynatanın kiraladığı bu hamamda kadınlar birbirlerini yıkardı. Gelini ise, anne ile kardeşleri yıkardı. Gelinin saçı kesilip şarkılar söylenilir, darbuka çalınır, oyunlar oynanırdı. Bir taraftan da önceden hazırladıkları yiyecekleri yerlerdi. Hamamdan çıktıktan sonra  arkadaşları ve yeni gelinler  gelir, geline “pürüze keserlerdi.”  Akşam ise gençler arasında ufak bir eğlence olurdu. Cuma günü de lokum yapılırdı. 1927 yılında yayınlanan “Bursa Coğrafisi” adlı kitaba göre “gelin hamamı” yapmak Bursa’da büyük bir eğlence ve adetti. Kadınlar genelde Çekirge ve Kaynarca Kaplıcası’nı kapatırdı. Buna “halvet yapmak” denirdi. Bu halvete ancak davetli olanlar giderdi. Kadınlar tamamıyla soyunduktan sonra, kaplıcanın soğukluğunda bulunan sofanın etrafında üç defa dönerler, bu sırada ellerinde defler olduğu hâlde şarkılar söyler, sonra hamama girerek yine şarkılarla gelini yıkarlardı.

Perşembe günü ise bu kez damat hamama götürülürdü. Güveyin çamaşırlarını evinden alınıp, çalgılarla kız tarafına çamaşır almaya gidilirdi. Tepsilerin içinde lokumlar, kızarmış tavuklar, zeytin ve peynirler konulurdu. Güvey hamamdan çıkarken onları arkadaşlarıyla birlikte yerlerdi. Sonra hep birlikte çalgı çalınıp, oyun oynanarak, damat hamamdan çıkarılırdı. Hatta damat hamama yıkanmaya gitmeden önce, gençler tarafından çalgı ile beraber, çeşme başına götürülüp ıslatılırdı. Hamamdan çıktıktan sonra da dua etmek adettendi.

Aslında bu törenler birer eğlence gibi görünse de, çok eski bir dinsel ritüeldi. Kadın ve erkek hamamda yıkanarak, yepyeni bir hayata başlıyordu. Müslümanlar için de gusül aptesti, namaz gibi bir dinsel ritüeldi. Bizans döneminde, bu törenlerin benzerlerinin olduğunu bilinmekte. Bursa’da hamam kültürünün gelişmesi, hamamda kullanılan eşyaların zenginliğini de sağlamıştı. Bugün bile hamam takımları konusunda en büyük üreticisi Bursa olmuştu. 1927 yılında Bursa merkezde 50 hamam vardı. Ancak yaptığım araştırmada, Bursa’nın eski köylerinin neredeyse tümünde hamam bulunduğunu belirledim.

Kına gecesi

Önceleri Bursa’da iki kına gecesi vardı. “El kınası” denilen ve salıyı çarşambaya bağlayan gece, aile üyeleriyle çok yakınlarının katıldığı özel bir kına gecesi yapılırdı.  Gelinin eline kına o gece yakılırdı. Ertesi akşam yapılan ve “has kına” adı verilen törene erkek tarafı da katıldığından, daha eğlenceli olmaktaydı. El kınasında; gelinin yüzü bir duvakla örtülü olarak odanın ortasındaki bir yastık üzerine oturtulurdu. Sonra avucuna, oyulmuş bir yaprak veya kağıtla yuvarlak bir şeklinde kına, parmaklarının ucuna da “yüksük kınası” denilen başka bir kına yakılırdı. Avucundaki kınanın üzerine de sonra bereket parası olmak üzere saklanacak bir para sıkıştırılırdı. O gece gelinin ağlamasından bereket hasıl olacağı düşüncesiyle de, hasrete ve ayrılığa dair yanık şarkı ve ilahiler söylenerek kızı ağlatmaya uğraşırlardı.

Bir gece sonra, çarşambayı perşembeye bağlayan gece de “has kına” yapılmaktaydı. Bu kınaya, kız evinden davetli olanlar daha ikindi zamanı gelmeye başlardı. Kız evinde konuklara yemek verilirdi. Ancak oğlan evi yemeğe davet edilmezdi. Erkek tarafı da güveyinin evinde toplanırdı. 1923 yılında yayınlanan bir kitaba göre kına gecesi şöyle anlatılmaktaydı:

“Davetliler tamamlanınca, mahalle bekçisi uzun bir sopa üzerine takılı demirden yapılmış kafesli meşalesini yakarak davetlilerin önüne düşer. Önde, elinde meşalesiyle bekçi, arkasında kadın ve çocuklardan oluşan büyük bir kalabalık, her ağızdan bir ses çıkarak kızın evine doğru akar gider. Oğlan tarafı kızın düğün elbisesiyle diğer eşyayı bu akşam götürür. Oğlan evinin davetlileri gelince, evinde gelini hemen bir tarafa saklarlar. Sonra kız tarafı ustalarla beraber erkek tarafını karşılamağa iner. Çarşaflar alındıktan sonra yine ustalar önde tef çalarak, şarkı söyleyerek davetliler ayrı bir odaya oturtulur. Gelin bir süre çıkmaz. O zamana kadar sigaralar, kahveler içilir, hal-hatır sorulur. Gelin ortaya çıkıncaya kadar kimseye içmek için su verilmez.”

10“Nihayet gelin kına gecesi için özel olarak yapıştırılmış al veya pembe, fakat her halde telli-pullu kumaştan elbisesini giymiş; tel-duvak ile taç takmış bir halde görünür. Gelinin önünde omuzlarında bir basma askı olduğu halde, ustalar tef çalıp şarkı söyleyerek ilerler. Arkalarından gelin ve gelinin iki tarafında ve arkasında, ellerinde mumlar olduğu halde gelinin arkadaşları yürür. Gelin herkesi el öperek, temenna ederek selamladıktan sonra kayınvalidenin elini öper. Kayınvalide hemen kalkar; köşeye, yüksek bir yere, kendi eliyle ve yastıklarla yaptığı mevkiye, duvağını açarak, gelini oturtur. Bu sırada maniler okunur. Gelin oturunca tebrik edilir. Sonra ustalar sandalyelerine oturur ve oyun başlar. Kına gecesinde bütün gençlerin ustaya bahşiş verip mutlaka oynaması, hiç olmazsa şöyle ortada oynar gibi bir parça dolaşıvermesi zorunludur. Oyun önce erkek tarafında başlar, kız tarafında sürer. Akşam geç saatte bekçi gelip, erkek tarafını eve götürür. Erkek tarafı giderken, latife olmak üzere, kız evinden bir şey aşırması veya aşırır gibi yapması, kız evindekilerin de buna engel olmaya çalışması kahkahalara vesile olması itibarıyla adettir. Bir de Bursa’da, İstanbul’da oturduğu gibi, taç yoktur. Gelinin başına giydirilen taç, aile ve yakınlardan toplanan mücevherattan oluşmaktaydı.”  (Yeni Mecmua, s. 75, Özel Bursa Sayısı, 1 Mayıs 1923)

1927 yılında yayınlanan “Bursa Coğrafisi” adlı kitaba göre, kınalarda Bursa yerlilerinde “güvey oynatma” vardı. Kına gecesi güvey, davetliler ortasında zeybek oyunu oynar, bu sırada elinin biri açık bulunurdu. Herkes bu ele para koyar ve oyunun sonunda para ile birlikte el bir çevre ile bağlanıp sonra oyun devam ederdi.

Nazım Yücelt’e göre; kına gecesi oğlan evinde erkeklere, kız evinde kadınlara yapılırdı: “Oğlan evindeki kına gecesinde erkeklere davul çalınırdı. Zeybek ve güvende oynar, içki içerlerdi. Kız evindeki kına gecesi de çok enteresandı. Kız evi ayrı, oğlan evi  ayrı çağırılırdı. Oğlan evi, davetlilerine gelin teli gönderirdi. Teli alanlar başlarına bağlar, öyle gelirdi. Önce davet günü oğlan evinde toplanır, gece saat dokuzda oğlan evinden davetliler, davul ile kız evine giderdi. Davul, kız evinden duyulunca; “Oğlan evi geliyor” diye bir telaş başlardı. Çünkü gelin hemen ortaya çıkmazdı. Daha sonra yüzü örtülü olarak, cümbüş başladıktan sonra çıkardı. Oğlan evinin konukları içeri alınırdı. Oğlan evinin davetlileri başlarındaki tellerden anlaşılırdı. Çünkü kız evi davetlilerinin başlarında tel bulunmazdı. Kız evinde kadın çalgıcılar olurdu. Bunlara “usta” denirdi. Ustalar hemen def, ut vb. çalardı. Çalgıların sayısı birden fazla olabilirdi. Oğlan evi gelince kendilerine ikram yapılırdı. Kına gecesi gelin, tören yerine arkadaşları arasında getirilirdi. Önde iki kız, ellerinde yanmış olarak mum tutardı. Arkasında, koluna usta girmiş olduğu halde gelin olurdu. Gelinin elbisesi renkliydi. Yüzünde ise duvak vardı. Önce  kaynanasının, sonra diğer büyüklerin ellerini öper, bu sırada da saz başlardı.”

“Gelin mi oldun, gelin mi oldun, evvel bizim idin a güzel, şimdi ellerin mi oldun?”

“Oğlan anası, oğlan anası. Elinde mumlar yanası.”

“Böylece gelin, oğlan evinin oturduğu tarafa götürülüp bir sandalyeye oturtulurdu. Şarkılar ve çalgılar sürerken, kızın duvağı açılırdı. Bu sırada ustaların kucağına paralar atılırdı. Daha sonra oyun havası başlar, sıra ile herkes oyun oynardı. Oyuna herkesin kalkması zorunluydu. En sonra sıra geline gelirdi. Gelinin iki avucuna pirinç verilirdi. Gelin oynarken elindeki pirinçleri azar azar yere döküp serperdi. Bu sırada şu şarkının söylenmesi adetti:

“Oğlan döne döne, kız döne döne, gelin mi oldun gene, gelin oldun akşam oynarım döne döne”.

Serpilen pirinci herkes toplar ve bunu bereket sayardı. Gelin oynadıktan sonra oğlan evi gittikten sonra kızı soyup tacı çıkarılırdı. Geceliğini giydirip kına tası getirilirdi. Kızın arkasına, elinde bir mendille bir kadın geçer, duvağını yüzüne örterdi. Ustalar, bu sırada hazin şarkılar söylerdi. Gelinin eline ve ayağına çaprazlama kına yakılırdı. Gelin bu sırada genellikle ağlar, gözyaşını da arkadaki kadın silerdi. Eğer ağlamayan gelin olursa, davetliler; “Aman göz yaşları yerleri yıkadı” diye alay ederdi. Kına yakıldıktan sonra sabaha kadar kızlar eğlenirdi. Bir kız erkek elbisesi giyerek sarhoş taklidi yapardı. Zeybek oynar, tavuk ve lokum yerlerdi. Sabahleyin ise herkes evine dağılırdı.”

Kınaya gidenlere “telek”ler yer gösterirdi. Gelin oynamaya başlayınca lokum dağıtılırdı. Bu gelenek de halen sürmekte. Düğünlerdeki geleneklerin büyük çoğunluğu bugün yok olmuşsa da, kınada gerçekleşen bu ritüellerin önemli bölümü halen Bursa’da sürmekte…

Karacabey’de kına gecelerinde “akrabaları  övme” geleneği vardı.  Kına gecesi, gelinle birlikte sabahlayan kızlar, bu övme işine katılırdı. Övme, sabaha doğru yapılırdı. Gelinin ve damadın bütün akrabaları övme kapsamına alınmaktaydı. İsim verilerek övülen tüm yakınlar, kızlara bahşiş verirdi. Övme işi, kızlar tarafından darbuka çalınarak, mani söylenerek yapılırdı. Maniler hemen hemen övülen her kişi için aynıydı. Sadece manilerin “ismen hitap” kısımları kişilere göre uyarlanırdı. Örneğin:

“Gelirken koşa koşa

Ayağımı vurdum taşa

Canım Hasan Ağabey

Hanımınla bin yaşa”

Bazı bölgelerde gelini kızlar havaya kaldırıp damadın adını üç kere bağıra bağıra söylettirirlerdi. Karacabey’de ise düğünden bir gece önce, “sağdıç kavuşturma” adıyla anılan bir tören yapılırdı. Bu eğlencelerin son  bölümünde sağdıç kavuşturulurdu. Sağdıç kavuşturma için, gelinin arkadaşları ve diğer genç kızlar iki gruba ayrılırdı. Grupların birinde gelin, diğerlerinde de gelinin arkadaşları bulunurdu. Bu iki grup, aralarında 3-4 metre aralık bırakarak sıralanırdı. Yüzleri birbirine dönüktü. Gelin ve sağdıcının  yüzleri birer ipek eşarpla örtülü olarak sağdıç kavuşturma türküsünü söylerdi. Türkünün dörtlükleri söylenirken, gruplar her dörtlükte karşı gruba bir adım yaklaşırdı. İyice yaklaştıklarında, gelinle sağdıç birbirlerine sarılarak ağlardı. Bu olaya “sağdıç kavuşturma” denirdi.

Dağ yöresinde Cuma günü gelinin başına yakınları kınaya “Ana Kınası” denirdi. Cumartesi günü gelinin zülüfleri kesilerek çeyiz sandığına konur, kesilen bu saçlar ölünce mezarına konmak üzere sandıkta saklanırdı.

Kısmeti çıkmayan bazı kızlar, batıl inanışlardan medet ummuşlardı. Örneğin bazı kızlar yüksek bir yere çıkarak; “Bahtım, talihim açılsın” diye bağırırdı. Kına gecesinde gelinin duvağı açılınca bu duvağı kısmeti gecikmiş kızların başına atmak adetti. Bahtın açılmasına ait dilekler, ayın ilk cumasında yapılırdı. Bundan başka yine ayın ilk cuma günü kızın donunu müezzine verirdi. Müezzin minarede sala verirken bu donu sallardı. Yine kısmeti çıkmayan bazı kızlar ise Yeşil Camii’nde kilit açtırırdı.

Düğün günü

Önceleri düğünler Cuma günü yapılırdı. Salı günü oğlan evine davul takımı getirilirdi. Davul takımında davul, zurna dışında darbuka bir veya birkaç köçek bulunmaktaydı. Yerli köyleri ile şehir merkezindeki düğünlerde çoğunlukla ince saz takımı bulunurdu. Müzisyenler ara sıra dinlenerek günün tüm saatlerinde düğün kapısının önünde ve bahçesinde çalardı. Salı ve çarşamba günleri damadın arkadaşları çalgıyla damadın arkadaşlarından “dürü” almak için gezerdi. Davul davetlinin kapısına gelip bir süre çalardı. Bazen davulcu içeri alınıp pişmiş tavuk, meze ve içki verilirdi. Hediyesi ise ayrıca damadın bir arkadaşına teslim edilirdi. Düğün günü yapılan yemekler genellikle standart idi. Dağ yöresi düğün yemekleri ile Yerli düğün yemekleri ve göçmen köylerinin düğün yemekleri farklıydı. Genellikle düğün yemeği olarak düğün çorbası, et, pilav, zerde verilirdi. Et, meze olarak rakının yanında kavurma olarak verilirdi. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki düğün günü geleneğini Nazım Yücelt şöyle anlatmaktadır:

“Perşembe günü sabahleyin kızın başı düzülürdü. Gelin elbisesini giyer, tacı duvağı takılırdı. Kız evinde konuklar, “gelin bakmaya” gelirdi. Oğlan evinde de, davetliler ayrıca toplanırdı. Arabalar tutulup oğlan evinden kız evine, davetlilerle birlikte “gelin almaya” gidilirdi. Önde davullar, ya da ince saz takımı çalar, gençler de oynardı. Gelin arabasının önündeki at üstünde ise kayınpeder giderdi. Gelin arabası en arkada bulunurdu. Kız evine gelince kayınpeder, kayınvalide, görümce ile akraba ve dostlar arabadan inerek kızın evine girip kahve ve şerbet içerdi. Kına gecesindeki ustalar yine orada bulunurdu. Usta, gelini getirip el öptürürdü. Bu sırada geline takı takılırdı. Kız tarafı, gelen arabalara çevre bağlardı. Sonraları ise havlu bağlamak adet oldu. Kızın arabasında, kaynanasıyla beraber kız evinden bir yenge binerdi. Kız arabaya binince “müjdeci” denen bir adam, kız evinden bir yastık alıp atla oğlan evine getirirdi. Bu yastık oğlan evinden alınınca, kızın sorunsuz olarak gelmekte olduğu anlaşılırdı.”

Erkek tarafının düğünü de hamamla başlardı. Sabah ilk iş olarak damat, törenle hamama giderdi. Damadın üç dört arkadaşı hamamda güzelce yıkardı. Bu arada kız evi de, damadın çamaşırlarını hazırlayıp damadın arkadaşlarına verirdi. Köyün gençleri çalgılarla beraber oyun oynayarak, içkiler içerek kız evine gidip damadın iç çamaşırlarını  ve elbiselerini alınıp önce erkek evine getirilirdi. Burada çamaşırlar, iki büyük tepsiye konulup üzeri de işlemeli bir örtüyle örtülürdü. Eşya dolu bu tepsiler, asırlarca olduğu gibi baş üzerinde taşınırdı. Sonra bu çamaşırlar düğün sahibinin yakınlarından birine verilirdi. Sonra oyun oynaya oynaya hamamın önüne gelinirdi. Damat yıkandıktan sonra, getirilen bu damat elbiselerini törenle giyerdi.

Eski düğün törenlerine en önemli ritüeli olan damat tıraşı da hamamdan geldikten sonra yapılırdı. Tıraş sırasında çalgılar sürekli çalar, erkekler bir taraftan yemek yerken, bir yandan da oyunlar oynanırdı. Damat da sürekli oyuna kaldırılırdı. Tıraş aşağı yukarı iki saat sürerdi. Bu sırada silahlar atılırdı.

Erkek tarafında ise kabul için hazırlıklar yapılırdı. Damat gelin gelene kadar çeyiz odasında beklerdi. Gelin damat evine gelince, arabadan en sonra inerdi. Kız inerken damadın arkadaşları damattan “toprak bastı” parası isterdi. Gelinin inmesi bazen saatleri bulurdu. Çünkü bu hediyeyi almadan kızı indirmezlerdi. Bazıları arabanın kapısı önüne yatardı. Gerekli bahşişler verildikten sonra damat gelip gelini arabadan alırdı. Sonra her ikisi de el öperdi. Damat gelini koltuklar ve odasına götürürken, damat para serperdi. Bazı yörelerde buğday veya şeker atıldığı da olurdu. Amaç yeni kurulan hanenin bolluk bereket içinde olmasına yönelikti. Bu parayı misafirler kapışırdı. Sonra gelin ile damada kahve ve şerbet verilirdi. Sağdıç ve damadın arkadaşları, damadı alıp gezmeye götürürdü. Gelin ise bir köşede yüksek bir yerde otururdu. Gelin burada hareketsiz olarak oturup süzülürdü. Mahalleli de kitleler halinde “gelin görmeye” gelirdi.

1927 yılında yayınlanan “Bursa Coğrafisi” adlı kitaba göre gelinler landon denilen dönemin en lüks arabasıyla alınması adettendi. “Perşembe günü sabahleyin koçu tertibatı başlar, erkek tarafından arabalar gönderilirdi. Kız kapalı bir landoya bindirilerek, önde çalgı ve düğün davetlileri olduğu hâlde erkek evine gelinirdi. Bu tür koçularda at koşturulur, silah atılır, naralar savrulurdu. Damat, gelini kendi evinde karşılayıp gelini arabadan “kucaklayarak” çeyiz odasına kadar kucağında götürürdü ki buna “koltuk merasimi” denirdi.

Zifaf gecesi

Düğün günü olan perşembe günü akşamı, damat evinde yemek verilirdi. Yemeğe, yakın akraba ve dostlar davet edilirdi. Bu davetliler yeni evlilere bir hediye vermek zorundaydı. Yemek yedikten sonra damat camiye götürülürdü. Yatsı namazından sonra damat, arkadaşları ve imam eşliğinde tekbirlerle eve getirilirdi. Eve girince dua edilirdi. Duanın sonunda damat el öpüp, zifaf odasına giderken arkadaşları tarafından, sırtı yumruklanırdı. Yumruk yememek için damat hızlıca kaçıp zifaf odasına girerdi. Bu sırada gelin, ayağı üstüne basarsa, ailede sözünün geçireceğine inanılırdı. Zifaf odasına giren damat, burada iki rekat namaz kılar, arkasından da gelin dua ederdi. Halkın inanışına göre gelin ve damat bu esnada ne dua ederse Allah onu kabul ederdi. Nazım Yücelt, Cumhuriyetin ilk yıllarında, Bursa’daki zifaf gecesi yapılanlara dair şunları yazmaktadır:

“Gelin ile damada yemek olarak pirinçli tavuk getirilirdi. Damat eliyle tavuğu bacağından ayırır, her ikisi de yerdi. Bu tavuğun kemikleri atılmaz, gömülürdü. Bu tavuğu başka kimse yemez, ancak ikisi yerdi. Tavuk, kız evinden gönderilirdi. Sonra yatarlardı. Kız evinden gönderilen yenge, kızın nişanını beklerdi. Kız, yengeye nişanını verince yenge, kız evinde bekleyen kızın akrabasına nişanı hemen götürürdü. Sabahleyin damat geline para verirdi. Yatağı kaldıracak olan yenge için yastığın altına para koyardı. Kendisi de hamama giderdi. Hamamdan geldikten sonra kocasını gelin karşılardı. Cuma günü ise paça günü yapılırdı.”

Karacabey’de gelinle damadın birlikte yedikleri yemeğe “güvey yemeği” denmekteydi. Bu yemek, baklava ve tavuk etinden oluşmaktaydı. Ayrıca hazırlanan ve adına “Honça” denilen kızarmış bir tavuk da dışarıda bekleyen sağdıçlara yemeleri için verilirdi. Bu yemek, kız evinden gönderilirdi. Gelin ilk gece bir hediye koparmadan konuşmazdı. Bu hediye genellikle bir altın bilezik olurdu. Buna “yüz görümlülüğü” denirdi.

Paça günü ve düğün sonrası etkinlikler

Zifaf gecesinde gelin kız çıkmazsa, ertesi günü başına bir peştemal örtülerek annesinin evine gönderilirdi. Bütün eşyası ise oğlan evinde kalırdı. Kız çıkarsa da kanlı çarşafı bir gül dalına asılırdı. Düğünün ertesi günü “paça günü” yapılırdı. Paça günü, gelin elbisesini tümüyle değiştirirdi. Yine başı düzülürdü. Davetliler gelir, ustalar tutulur, öğle yemeği yenirdi. Davetlilerle akşama kadar eğlenilirdi. Bu eğlence, kızın kızlıktan çıkıp kadınlığa geçme töreniydi. Cuma günü akşamı ancak düğün sona ererdi.

Bir hafta sonra gelin ve damat ile ailesi kız evine yemeğe giderdi. Böylece kızın, yeni eve ısınması sağlanırdı. Bu sırada da kızlarının mutlu olup olmadığını da gözleriyle görme fırsatını bulurlardı. Bir hafta sonra da kızın ailesi, gelin ile damadın evine yemeğe giderdi. Karacabey’de bu etkinliğe “kız ardı” denilmekteydi. Yemekten sonra sohbet edilir, dönüş sırasında ise damadın ayakkabıları gelinin kardeşi tarafından saklanırdı. Bahşiş verilince ayakkabılar enişteye teslim edilirdi. Dağ yöresinde gelin ve damat kız evine gelince, un ve yağ helvası yapılırdı. Bu nedenle bu güne “helva yemesi” günü de denirdi.

Düğünden on beş gün sonra artık çeyiz indirilirdi. Bu sırada da kadınlar aralarında eğlence yapardı. Bu sırada kaynanaya gelinin vereceği hediye ve çamaşırlar çeyizden ayrılarak verilirdi. Yeni gelinlerin evleri, sekilere serilen örtülerden belli olurdu. Yeni gelinler, sekilerine kırmızı krep bağlardı.

Dağ yöresi düğünleri

Dağ yöresi düğünleri, Bursa merkez ve Yerli düğünlerinde farklılıklar gösterirdi. Dağ yöresinde gelin at veya manda/öküz arabası üzerinde cebinlik içinde damat evine götürülürdü. Dağ yöresi köylerinde hamam bulunmadığı için, Yerli düğünlerindeki hamam etkinlikleri yapılmazdı. Dağ köylerindeki düğünlerde, yabancı konuklar bir gün önce köye gelirdi. Köye gelen konuklar, 1-2 km uzaklıkta davullarla törenle karşılanırdı. Sonra davullar çalınarak, oynaya oynaya köye gelirdi. Sonra da konuklar köylü tarafından bölüştürülüp evlerde ağırlanırdı.

Düğün günü öncesi, Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece, düğün sahibi köyde oturan yakınlarını yemeğe alırdı. Bu olaya “danışık” denirdi. Bu yemekte düğünün sağlıklı ve düzenli yapılması için gelen misafirlerin konaklaması, yemeleri-içmelerinden tutun da, çalgıların ve içkinin idaresi için çalışacak yetkili kişiler saptanıp iş bölümü yapılırdı. Böylece düğün sahibinin yükü hafifletilirdi. Düğün sahibine sadece konukları karşılayıp hoşgeldiniz deme işi bırakılırdı. Düğün evine gelen hediyelere “dürü” denirdi. Eve gelen dürüler para ise zarf içinde düğün sahibine verilirdi. Düğünü kutlamak için ise kullanılan deyim; “şenliğiniz mübarek olsun” idi. Dağ yöresinde kına eğlentisinden sonra pilav ve yufka verilirdi. Yerli köylerinde ise lokum ile zeytin verilir. Kınada gelinin saçına 15 sıra tel takılırdı.

Dağ yöresindeki düğün alayının önünde “meşelen” denilen bir sancak, arkada Türk bayrağı, onun da arkasında kol kola girmiş delikanlılar olurdu. Delikanlı başkanı delikanlıların tam ortasında bulunurdu. Uğradıkları evlerden hediye istenirdi. Bu paralar delikanlı başında toplanıp köy ihtiyaçlarına harcanırdı.

Dağ yöresinin folklor araştırmacısı Özer Güleç’e göre; Salı günü gelin mahalle çeşmesine suya çıkartılırdı. “Yanında sağdıçları, yengeleri olmak üzere, önceden saklanan tarağın ve bıçağın bulunması istenirdi. Gelin hangisini bulursa ona göre yorum yapılırdı. Tarak kız çocuğu, bıçak ise erkek çocuğu temsil ederdi. Oradan gelip geçenlere ise yağlı ekmek ve helva verilirdi. Geçimleri iyi olsun, mutlu olsun, bir ömür boyu yağlı ballı olsunlar inancıyla yapılırdı. Gelin çeşmeden doldurduğu ibriklerdeki suyu dökerek eve kadar gelirdi ki, bu hareket de bereket anlamını taşırdı.”

Göçmen köylerinin düğünleri

Bursa’daki şehir merkezi ile Yerli köylerinin düğünleri genellikle aynıydı. Ancak Dağ yöresi ile göçmen köylerinin düğünlerinde farklılıklar vardı. Göçmen köyleri, geldikleri yöreye göre düğün ve gelenekleri değişirdi. Göçmen köyleri çok farklı olsa da Rumeli göçmenlerinin gelenekleri birbirine benzemekteydi. Kafkaslardan gelen Çerkas, Gürcü ve Abhaz gibi göçmenler de  çok farklı etnik gruplardan oluşsa da, gelenekleri birbirine benzemekteydi. Ancak Rumeli göçmenleri düğünleri, Yerli düğünlere çok benzerdi. Çok az farlılıkları vardı.

Rumeli göçmeni düğünlerinin müzisyenleri mutlaka davul-zurna olurdu. Kafkas göçmeni düğünlerinde ise genellikle akordiyon ve tulum idi. Çerkesler ise çoğunlukla bir müzik aleti kullanma gereksinimi duymadan, sopalarla tahtalara tempo vurarak oyun oynarlardı.

Gürcü düğünlerinde olmazsa olmazlardan, düğün sahibi tarafından bolca tavuk haşlayıp birer porsiyonluk hale getirmesiydi. Geçmiş yıllarda gelinin damat evine götürüldüğü gece, “sofra tutma” olayı vardı. Damat evinde toplanan gelinin bazı erkek akrabaları şarkılar söyleyerek mevsimi olmayan, bulunması zor olan yiyecekleri isteyerek, çifti rahat bırakırdı. Düğünlerinde Gürcü müziği çalınıp danslar yapılırdı. Düğün alayının önünde genç erkekler bir araya gelerek “gelin alma” denen bir Gürcü şarkısı söylerdi. Bazı yörelerde ise yaşlılar alayın önünde şarkı söylerdi.

Çerkeslerde evlenmeye karar veren erkek ve kız, kendi aralarında sözleşir ki, bu durumda erkek kıza bir armağan verirdi. Bu hediye “söz verdi” anlamına gelirdi. Buna “kaşen” denirdi. Kaşenlik sonucunda taraflar evlenmeyi kabul etti demekti. “Kaşen” olan kız ve erkeğin arkadaşları, onların “kaşen” olduklarını bilirdi ama anne ve babalarına söylenmezdi. Bunu söylemek ayıp sayılırdı. Ancak aileler; kızın, ya da erkeğin kaşenini başka kişilerden öğrenirdi. Ancak evlenme aşamasında bu durum ailelere bildirilirdi. Bu durumdan da yalnız anneye sözedilirdi. Kız kaçırmalar Çerkeslerde yaygındı. Çerkes nikahı ayakta yapılıp herkesin bu tören sırasında mutlaka şapka giymesi bir gelenekti. Nikahtan önce arkadaşlarıyla birlikte kızın evine rahatça girip çıkabilen damat, bundan sonra evin çok uzağından geçmek, kızın ailesinden yaşlılarla karşılaşmaktan kaçınmak zorundaydı. Düğün sırasında gelin alıcıya refakat için seçilen atlı gençler, kendilerine gösterilen bu güveni onur sayardı. Gelin arabası ise kırmızı bir örtüyle kaplanırdı. Gelin damadın bir akrabasının veya arkadaşının evine getirilirdi. Gelin çıkarmaya kadar orada kalırdı. “Voraydade” şarkısı eşliğinde arabadan indirilip özel hazırlanmış odaya götürülürdü. Bu sırada ilginç bir seremoni yaşanırdı. Damadın büyük ninesi varsa temsili olarak evden kaçar ve güzel sözlerle, vaatlerle ikna edilerek geri getirilirdi.

Devletin düğünlere müdahale etmesi

Bursa’da, yıllardan beri düğünler çok tantanalı ve eğlenceli geçerdi. Fakir de olsalar düğünlerini çok görkemli yapmaktaydı. Çünkü özellikle köylerdeki tek ve en önemli etkinlik düğünlerdi. Düğünler en az üç gün sürüp, içki içilip, yemekler yenirdi. Yıllarca biriktirilen paralar, düğünlerde harcanırdı. 18. yüzyıldaki bir arşiv belgesine göre, Bursa’daki düğünlere mehter bile getirildiği anlaşılmakta. Düğünlerde silah atılması da yaygın bir adetti. Düğünlerde içilen içkiler nedeniyle, zaman zaman olaylar da yaşanmaktaydı. Bu düğünlerde o kadar çok para harcanır oldu ki, devlet bu konuya el atmak zorunda kaldı. Nitekim 1844 yılındaki bir arşiv belgesinde; Gemlik’te nikâh ve düğün törenlerinde fuzuli masraflar yapıldığından şikâyet edilmekteydi. Bu nedenle, düğün harcamalarının bir düzene sokulması için Bursa İl Genel Meclisi’nde bazı kararlar alınmıştı. Meclis tutanaklarına göre, düğün sahipleri üç guruba ayrılarak, yapacakları masraflar sınıflandırılmıştı. Hatta düğüne gelen konukların bile getireceği hediyeler sınırlanmış, aşırı harcama yapılmaması istenmişti.

1855 tarihli bir fermanda da düğün masraflarının çokluğundan şikâyet edilerek, Bursa toplumu dört sınıfa ayılarak, her sınıfın düğünde yapabileceği harcamalar için bir sınır getirilmişti. Bu fermana göre evlilik sırasında erkeğin kadına vermeyi taahhüt ettiği mehir de üçe ayrılmıştı.

Bir başka belgede ise düğünlerdeki masraflar nedeniyle bir kişinin yaptığı şikâyet, İstanbul Hükümeti’nin dikkatini çekmişti. Bunun üzerine Hükümet aldığı bir kararla; “bundan böyle düğünlerde, davul-dümbelek ve zurna çalınması ile şehir içinde silah atılması gibi münasebetsiz hareketler” yasak edilmişti. Eğer halk bu yasaklara uymayarak, sürdürmeye cesaret ederse,  nakit para cezasına mahkûm olacağı belirtilmişti.

Günlerce süren Bursa düğünlerinde silah atılıp, içki içilip bazı olaylara neden olması ve yapılan harcamaların yüksek olması nedeniyle 1911 yılında İl Genel Meclisi, bir tembih-name ile ilan-name yayınlayarak, düğünlerin en fazla iki günle sınırlandırıldı. İl Genel Meclisi tutanaklarına göre; “Düğünlerde cinayetler işlenmiş, bazı kişiler ölürken, diğerleri hapislere düşmüştü. Düğün masraflarının yüksek olması, ya da kızlara istenen ağırlık bedellerinin fazla olması nedeniyle, 18-20 yaşını geçen kızların evlenemediklerinden kocaya kaçtıkları görüldü. Bu da bazı sorunlara neden olduğu, kız kaçıran gençlerin hapse düştüğü veya aileleri arasında husumetlere neden olduğu” belirlenmişti.

Bu tür gerekçeler nedeniyle Bursa’daki aileler dört sınıfa ayrılarak, her sınıf üyesi kişilerin yapacağı düğünlerde ne kadar çeyiz ve hediye getirileceği ayrıntılı olarak belirlenmiş, aykırı olarak davrananların cezalandıracağı duyurulmuştu. Birinci maddede, nikâhtan sonra erkekten ağırlık ve nişan adıyla bir şey alınmayacağı belirtilmiş, mehire de bir sınır konulmuştu. Mehir parası; birinci sınıf için 1.000, ikinci sınıf için 500, üçüncü sınıf için 100 kuruşu geçmeyecekti. Düğün sahibi veya konukların hediye getirilmesi bile yasaklanmıştı. Nikâh kıyan imam ve muhtardan başka hiç kimseye vergi ve hediye verilmemesi kararlaştırıldı. Hatta hamama gidildiğinde, hamamcıya bile para ve hediye verilmemesi istendi. Kına gecesi, bugün bile yapılan, geceleyin sokaklardaki eğlenceyle gezilmesi de yasaklandı. Düğünlere yapılan bu müdahale, en son olarak, İçişleri Bakanlığı’nın “Düğünlerde İsrafın Önlenmesi Hakkında Mazbata”sıyla uygulanmaya çalışılmıştı.

1909 Yılı Hüdavendigar Vilayeti İl Genel Meclisi Zabıtları’nda yer alan ve devletin gündelik hayata ilişkin bu müdahalesine göre; (2. Madde) “Evlenme ve sünnet düğünlerinde, gerek davetli olan konuklar, gerek düğün sahipleri, akraba ve yakın çevresi tarafından az-çok hediye verilmek, alınmak katiyen yasaktır. Buna uymayacak olanlar, kanunen ceza göreceklerdir.”

5. Madde: “En büyük ve iktidar ehli düğünlerinin 2 günden çok sürmesi caiz olmayacaktır. Fukara takımı hiçbir şekilde düğün yapılması konusunda zorlanmayacaktır. En büyük servete sahip olanların cemiyetlerinde çorba ve pilavdan başka beş, nihayet altı türlüden çok yemek yapılmaması, adi düğünlere bir çorba ile et, bir de pilav-zerdeden başka bir şey yapılmayacaktır. Dördüncü derecede bulunan fukara ve kudretsiz kimselerin düğünlerinde, taraflardan hiçbir şey alınıp-verilme teklifi yapılmayacaktır. İmam ve muhtar tarafından da hediye ve para talep edilmeyerek, mahalle ve köylülerin yardımıyla düğünleri yapılacaktır.”

Sonuç

Yaptığımız araştırmalara göre Bursa’daki Yerli düğünlerindeki geleneklerden bir kısmı, kadim Anadolu kültüründen geldiği anlaşılmaktadır. Eski Roma ve Bizans düğünlerindeki birçok gelenek, Bursa’daki düğünlerde yakın zamanlara kadar sürmüştür. Bursa’daki düğünlerde uygulanan batıl inanışların önemli bir bölümü de, yine eski Anadolu kültürünün bir kalıtı idi. Ancak bu ayrı bir yazı konusudur. Dağ yöresindeki geleneklerde ise, Orta Asya Türk kültürünün en saf örnekleri görülmektedir. Bursa’ya yerleşen göçmenler ise, 1970′li yıllara kadar inatla kendi geleneklerine göre düğünlerini yapmıştır.

Devlet, Bursa’da günler süren ve çok pahalıya mal olan düğünleri engellemek için sayısız yasaklamalar getirse de, Bursalılar şaşalı düğünlerden hiçbir zaman vazgeçmemiştir. Şeriatın uygulandığı Osmanlı döneminde bile, düğünlerde fıçılarla şarap ve rakılar içilirken, artık günümüz düğünlerde içki bile içilmemektedir. Devletin yıllarca çıkardığı yasaklamalarla yapamadığı bu değişim, son 30-40 yıldaki ekonomik gelişmeler sonucu kendiliğinden yaşanmıştır. Artık bugün sadece 1-2 saat süren, eğlentili veya mevlitli düğünler yapılmaktadır. Bazen ise sadece nikah ile yetinilip hiç düğün yapılmamaktadır.

Yakın zamanda, ekonomik sıkıntı yarattığı için; içkili ve çalgılı eski düğünler terk edilmiştir. Günlerce süren eski düğünler, salonlarda yapılan modern düğünlere dönüşmüştür. Bugün artık kına geceleri dışında tüm eski düğün gelenekleri unutulmuştur. Sadece bugün eski bazı ritüel ve batıl inanışlar sürmektedir. Artık bugün şehrimizdeki düğünler, neredeyse ülkemizdeki tüm düğünlerle benzerlik göstermektedir.

Son 30-40 yıla kadar uygulanan bu eski düğünleri yeniden yaşatmak mümkün olmasa da, bu tür yazı ve araştırmalarla kayda geçirilerek gelecek nesillere bırakmak da önemli bir hizmettir. Ayrıca bu eski gelenekleri gösteren fotoğraf arşivinin oluşturulması da son derece önemlidir.

Cevapla

Scroll To Top